31 Mayıs, 2011

Serzenişte

Sonuna Kadar



3-5 Haziran
Bahçelievler S.S.

Kirli oyunlarla dolu, haysiyetsizliğin diz boyuna vardığı, şerefsizlerin bıyık altından gülümsemeye başladıkları bu yolda; temiz kalmayı başarmış, şerefiyle onuruyla mücadelesine devam eden, en az bizim kadar bu armayı seven, en az bizim kadar sarı kırmızı hisseden, en az bizim kadar Galatasaraylı Engelsiz Aslanlar'ımızın peşinden, Bahçelievler'e akıyoruz. 

Bu yol nereye giderse gitsin, sonuna kadar sizinleyiz!

Geliyoruz

Fazla söze gerek yok. 


Gümbür gümbür geliyoruz.

27 Mayıs, 2011

Zaman Ayrılık Zamanı

"Boğaziçi Üniversitesi'ndeki en köklü öğrenci oluşumu Spor Kurulu'nun Athletics dergisi için yazdığım yazı. Derginin kendisine ulaşabilenler görsellerle beraber okuma fırsatı yakalayabilirler, pdf dosyasına henüz ulaşamadığım için böyle paylaşıyorum."

Şemsettin Sami’nin ikinci oğlu Ali Sami,  1886 yılının 20 Mayıs’ında İstanbul Kandilli’ de dünyaya geldi. Çocukluğunda muhtemelen “Ali Sami Yen” adının bu denli tanınır ve hatırlanır olacağını bilmiyordu. İlk gençliğinde Mektep-i Sultani’ ye attığı adım, hem onun hayatında; hem de yaşadığı dünyada çok önemli değişikliklerin başlangıcıydı. Galatasaray Lisesi’nde eğitimine devam ettiği sırada, okul arkadaşlarıyla Galatasaray’da bir futbol kulübü kurmaya karar verdi. “ 1 Ekim 1905’te mektebin beşinci sınıfında edebiyat öğretmenimiz merhum Mehmet Ata Bey’in dersi esnasında birkaç arkadaş baş başa vererek Galatasaray’da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik. ”  O günü daha sonra bu sözlerle anlattı Ali Sami Bey.  Kendisi kulübün ilk kurucu üyesi ve takımın da değişilmez parçası oldu. Amaçları belliydi: “İngilizler gibi toplu halde oynamak” ve “Türk olmayan takımları yenmek”. İlk renkleri de Türk bayrağından esinlenip kırmızı beyaz seçtiler. Daha sonra, Galatasaray’ın renkleri de dahil olmak üzere pek çok şey değişti. Ama Ali Sami Bey ve arkadaşlarının attıkları tohum, toprağa düştüğü andan bu güne büyüdü, asırlık bir çınar oldu. Onların açtığı yolda ve koydukları hedefler ışığında Galatasaray Spor Kulübü bu günlere geldi. Ancak Ali Sami Bey’in yaptıkları Galatasaray ile sınırlı kalmadı. Türk milli futbol takımının ilk teknik direktörü, 1924 olimpiyat kafilesi başkanı, Türkiye İdman Cemiyetleri Örgütü’nün kurucusu oldu. En büyük eseri, 14 yıl süreyle başkanlık yaptığı, yıllar boyu bünyesinde top koşturduğu Galatasaray Spor Kulübü, ülkenin ulusal ve uluslararası alanda en başarılı kulübü oldu, kimsenin hayal bile edemeyeceği başarılara ulaştı. Öyle ki, “vişneye çalan koyu kırmızı ile turuncudan iz taşıyan tok sarı” Türk spor tarihini baştan yazdı ve Galatasaray ismini dünyanın her köşesine duyurmayı başardı. İşte bu büyük kulüp, tarihinin en ihtişamlı günlerini, en hüzünlü anlarını; kurucusu Ali Sami Yen’in ismini taşıyan ve sarı kırmızıya gönül vermiş milyonların mabet saydığı o statta yaşadı. Bu yüzdendir ki; Ali Sami Yen Stadı milyonlarca Galatasaraylının ve Türk insanının kalbinde ayrı bir yere sahiptir.

Tarihten Satırlar

1940 yılında Taksim stadının yıkılmasıyla, Galatasaray da diğer Beyoğlu kulüpleri gibi sahasız kaldı. Yeni bir stada olan ihtiyaç, o zamanki adıyla Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün Mecidiyeköy’deki araziyi satın alıp Galatasaray’a kiralamasını sağladı.  Stadın yapımına gecikmeli olarak 1943 yılında başlandı. Ekonomik nedenler işin Beden Terbiyesi’ne teslim edilmesine neden oldu ve duraksamalarla devam eden inşaat ancak 1963 yılında tamamlanabildi.

Hüzünler ve Mutluluklar

20 Aralık 1964’te Bulgaristan ile yapılan özel karşılaşmayla hizmete giren stat, o gün bugündür Galatasaray’ın evi, sarı kırmızıya sevdalı insanların da mabedi oldu.  Baba Gündüz ile açtı gözlerini. Metin Oktay’a, Karıncaezmez Şevki’ye, Jupp Derwall’e, Fatih Terim’e Alpaslan Dikmen’e tanık oldu. Real Madrid, Barcelona, AC Milan, Lazio, PSV Eindhoven, Monaco,  Glasgow Rangers gibi dünya devi takımların dize geldiği mekan; 14 sene gelmeyen şampiyonluktan sonra, sabır taşına dönmüş 35000’i aşkın insanın mutluluktan ağladığı yer oldu.

Öğretici oldu. İlk maçta 3-0 yenilmenin, ikinci maçta turu geçmeye engel olmadığını;  bazen en büyük yenilginin, en büyük başarıya giden yolda ilk adım olabileceğini öğretti. Düşünce kalkmayı öğretti. Dünyanın en büyüğüne, hem de iki gol yedikten sonra üç tane birden atmayı;  dünyanın en büyüğü olmayı öğretti. Ezeli rakibinden fark yedikten sonra şampiyonluğu onun elinden söküp almayı, 16 dakikanın sanılandan daha uzun bir zaman dilimi olduğunu öğretti.

Milyonların gönlünde taht kurdu. Yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla; bilerek yol uzatılıp her gün tekrar tekrar görülesi oldu. Ağrı’dan Edirne’ye, Avrupa’dan Amerika’ya her yerden konukları oldu. Birbirini Galatasaraylı olmaktan öteye tanımayan insanların, uzatmalarda ağlarla buluşan topu gördükleri anda, kardeşlerine sarılırmışçasına birbirlerine sarıldıkları yer oldu. Kralların sarayı oldu. O krallar her gol attığında, binlerin haykırışlarıyla çınlayan duvarları oldu.

Hep zaferler görmedi. Yeri geldi, gözyaşı oldu. Yuhlamalar, protestolar, sinir krizleri gördü. Gün oldu, pes etmeyi aklından bile geçirmeyen binlerin önünde; pes etmeyi alışkanlık haline getirmiş futbolcular gördü. Dört sene üst üste şampiyon olmanın, ülkeye en büyük kupaları getirmenin gelecek güzel günleri garanti etmediğini gördü. Ama her umutsuzluk anında, “Galatasaray varsa umut da hep vardır.” diyebilen insanlar gördü.


Onu ilk defa görenlere, bu ülkeye ve insanlarına saygı duymayı belki de hiç düşünmemiş kaç kişiye; “saygı” duymayı öğretti. Ne sözler duydu, ne manşetler gördü. “Bu cehennemi seviyorum” diyen Collina’yı, “Kimse beni burda 25000 kişi olduğuna inandıramaz” diyen Maldini’yi, “Bizde böyle taraftar olsa, karşımızda hiçbir takım duramaz” diyen Edgar Davids’i gördü. Avrupa medyası, ne zaman ondan bahsetse “cehennem” adını kullanır oldu.
Renkten renge girdi. 46 yıl boyu, sarı kırmızıyla hep kol kola oldu. Kimi zaman konfetilerle, bazen de kar yağışıyla beyazların en güzeli oldu. Ne zaman şampiyonluk havasına girse, daha sarı daha kırmızı oldu. Tribünlerinde yıllar boyu bayraklar, flamalar, atkılar dalgalandı; binlerce meşale yakıldı. Duvarlarının gölgesinde metreler boyu pankart boyandı,  gişelerinde geceler boyu sabahlandı. İşportacısıyla, simitçisiyle, köftecisiyle sayısız insana ekmek kapısı oldu. O her şeyiyle bir stattan fazlası oldu. Herhangi bir stadyumdan çok daha fazlasını gördü.

Elveda

Bu satırların yazıldığı günlerde, ona veda etmiş bulunuyoruz. Ama hiç kolay olmadı onu bırakıp gitmek. Sezonun ilk yarısının tamamına yayılan bir veda havası, kaybedilen puanlarla daha da kahrolan taraftar, sahada bir türlü direnemeyen Galatasaray; hepsi çok zordu. Veda gününe yaklaştıkça her şeye anlam yüklendi. Bir anda veda etmek en zoruydu çünkü.  Son kombine, son lig maçı, son maç, son meşale, son gol ve gözyaşları… İşte o gün, sadece gözyaşları. Sahada yüzlerce kişilik bir gösteri ekibi, hoparlörlerde veda programı, dillerde ona yazılmış birkaç beste ve kalpleri ele geçiren o hain sızı. Bir film repliğiydi aklımda kalan; “Veda etmek, bırakıp gitmek en çok gidene koyar.” Ve bir tribün bestesiydi hissedilen ne varsa hepsine tercüman olan;


Ali Sami Yen Stadı
Hayatımın tam ortası
Nice şampiyonlukların, zaferlerin mekanı…
Her köşende bir anım var;
Hüzünler ve mutluluklar
Gözümde yaş, kalbimde sızı
Zaman ayrılık zamanı…

26 Mayıs, 2011

İnce Bir Çizgi

Ölümle yaşam arasında ince bir çizgi var. O çizginin üzerinde yaşıyoruz biz, ne zaman ne olacağını bilmeden, bilinmeze gidiyoruz her seferinde. Hayır, Bandırma deplasmanından falan bahsetmiyorum. Aslında ben o deplasmana gitmeseydim, şimdi çizginin neresinde olurdum bilmiyorum. İşin bu tarafı en sona kalsın. Sabah 10:00 sularında, İncirli'den hareketle rota Bandırma. Arka sıralardan BH inletiyor otobüsü. Giderek yakınlaştığım, benimle aynı yolun yolcusu arma sevdalıları onlar. Önlerde de İpekçi'de bench arkasında görebileceğiniz arkadaşlar var. Biz eksiğiz biraz, ama olsun bir dahakine kalabalık oluruz diyoruz. Neyse, otobüste feribot konusunda şüpheler var ama kimse ön tarafa gidip de sormuyor. Kötü bir sürprizden korkuldu herhalde. Marmara'yı dolaşma fikri moralleri bozuyor. Neyse ki kaptan Eskihisar'a yanaşıyor.


Güzel hava ve deniz.. Feribot deplasmanlarımıza hep keyif katıyor. Yine öyle oluyor. Topçular iskelesine varıyoruz. Tekrar yola koyuluyoruz. Erken çıkmanın verdiği rehavetle bol molalı bir yolculuk oluyor. Bandırma'ya 15-20 km kala son molayı veriyoruz. Mekan hayli salaş olmasına rağmen fiyatlar bizi zorluyor. Yemek sonrası mekan çalışanlarıyla itinayla makara yaptıktan sonra yola koyuluyoruz. Salonun önündeki gişelerde gerilimin arttığı anlar yaşanıyor. Ama kapıda tek hakim biziz. Banvit maçına sarı lacivert, siyah beyaz formalarla gelen herkese gerekli ders veriliyor. Kaçırılan gözler, kaçamak bakışlar, hızlandırılmış adımlar gözden kaçmıyor. Ama biliyoruz ki o yavşaklardan birisi veya birkaçı salonda yavşaklığın alasını yapacaklar. Öyle de oluyor, daha maç başlamadan deplasman tribünü olduğu gibi sol tarafa akıyor, ama oradaki anneli çocuklu popülasyon bizi ileri gitmekten alıkoyuyor. Maç başlıyor, geriye düşüyoruz, tribün yapıyoruz, yakalıyoruz, daha çok tribün yapıyoruz devreyi iyi bir farkla önde kapatıyoruz. Tribün yapıyoruz cümlesi öyle yazıldığı gibi kolay olmuyor tabi. Salon tropikal iklime sahip, nem %120 seviyelerinde geziniyor. Tribünün ortasında üst tarafta Yıldız Tek! ile birleşiyoruz ve gerekeni yapıyoruz. 



Basket maçlarında işi bilen ve iyi konumlanmış 5-6 kişiyle tribünü doğru yönlendirmek mümkün. Oldukça iyi bir iş çıkardığımızı bugün tepkileri okuyunca anladım. Velhasıl kelam, devre arasında olaylar patlak veriyor. Alt katta polisten biber gazını yiyoruz. Üst katta az kişiyle verdiğimiz mücadele sonuçsuz kalıyor, ikinci devre başlıyor. Tribün olayların da verdiği gazla performansını düşürmeden devam ediyor. "Yaşamak kimin umrunda.." diye inlerken salon, bütün gözler bizi izliyor. Takım da bize ayak uyduruyor. Tutku, Shumpert ve en önemlisi Ermal ile farkı açıyoruz. O sırada rakip tribüne göz dağı vermeyi de unutmuyoruz. İstanbul'a gelene bedava bilet vaatlerimizden sonra, anlamsız el kol hareketleriyle bize karşılık verenler oluyor. Anlayamıyoruz.. Maç bitiyor, tribünler bu kez "ölüm mü yaşam mı.." diye inliyor. Ve haddinden uzun bir beklemeden sonra, yola çıkıyoruz. Sağ olsun polis bizim kaybolmamıza neden oluyor, küçük çapta bir Güney Marmara turu ve yeniden feribot. İskeleye yanaşan feribotun adını okuyoruz ve yüzler bir daha gülüyor. 


Uyuklama seansları ve Kanal 24'teki Ziya Doğan belgeseli. Garip bir 40 dakika, yeniden Eskihisar. Oradan 1.Levent ve sonra ev. Kafayı vurup yatıyorum. Telefonun çalmasıyla uyanıyorum. Arayan babam, Etiler'de bomba patlamış, iyi misin diye soruyor. Ona iyi haberi verdikten sonra kalkıp detaylara bakıyorum. Her gün okula giderken kullandığım durakta, tam da benim saatimde patlatmış kahpeler. En başta dediğim gibi, hepimiz o ince çizgide yaşıyoruz. Şu hikayesini okuduğunuz deplasman olmasaydı, ben o anda yatağımda olmak yerine o durakta olabilirdim. Tribün jargonunda vardır bu söz: "Onun sevgisiyle yaşıyoruz." Hayaldi, gerçek oldu. Galatasaray sevgisi ince çizginin üzerinde kalmamı sağladı. 

Herkese selamlar..

24 Mayıs, 2011

Sen Neredeysen

Çarşamba günü yollar bizi alırsa koynuna yarı finaldeki ilk maçımız için Bandırma'ya kırıyoruz dümeni..


Sen neredeysen biz oradayız.

23 Mayıs, 2011

Ayrılık



O gidince ötede kaldı hayat. 

Birkaç güzel, çok güzel günden sonra yine ayrılık. Bir türlü bitmeyen okul; finaller var şimdi de. Yine bir otobüsün arkasından el salladım. Tek istediğim o otobüsün yolcusu olmaktı. Aynı yolun yolcusu. Aynı şehrin insanı. Dört gözle beklediğim, iple çektiğim günler var. Ama zaman yine yavaşlayacak biliyorum. 

Ayrılık, seni görmezden gelemiyorum.

22 Mayıs, 2011

Bir karar verdim. Transfer sezonu beni açmadığından, buraya yorumlarımı yazmayacağım. Gelene hoş geldin, gidene eyvallah demek istemiyorum. Sadece seneye sahada takım gibi takım görmek istiyorum.

16 Mayıs, 2011

Tünelin Ucu


-Ulan millete bak, yine gelmişler, yine sıraya girmişler..Al sana Galatasaray taraftarı.
-Stadın üstündeki kara buluta baksana lan, sembolizmini si...m.."
-Işık da vuruyor ama sağdan sağdan.
-Spot lan o..
-Yok be oğlum güneş vuruyor, güneş..
-E çek bunu koyarsın bloga..

Captain ve ben.
Cimbom için oradaydık. 
Biz bir ara çok kızdık, bir faydasını görmedik bıraktık..
Bu sefer karanlığa, umutsuzluğa değil, tünelin ucundaki ışığa,
belki de sadece Bağdat'ın baklavasına sevdalandık.


13 Mayıs, 2011

Nostalji

Perşembe fizik sınavı çıkışını Abdi İpekçi'ye, Beşiktaş maçı sonrasını da TEM'e bağladım. Kavacık üzerinden Ankara'ya vardım. Bugün özlem giderdim sevdiğimle. Yarınsa lise yıllarındaki tribün hayatıma bir dönüş, Ankara deplasmanı. Heyecan kaplardı içimi, İstanbul kaç otobüs? Biz kaç kişiyiz? Kaç davul var elde, kaçı sağlam? Pankart kimdeydi lan? Seriye bağlardık soruları. Maç günü bilet koşuşturması, omuz omuza girerdik stada. Şansımız varsa kafaya oynardı takım, bir amacı olurdu orada olmanın. Yarın bir alışkanlıktan fazlası olmayacak ortada.

Yine de onu sevmeye değer...


Yitik umutları da yitirdi hafızalar, 
Yeni umutlara saldır Galatasaray..

Gençlerbirliği - Galatasaray
20:00
"Saatli Kale Arkası"

11 Mayıs, 2011

Bir Umut



bu sabah bir umut var içimde
nasıl olsa geri gelirsin diye 
her şey yerli yerinde yine 
bu sabahların bir anlamı olmalı..

09 Mayıs, 2011

Nuri



Twenty-two year old Nuri Sahin is a talented, young midfielder fresh off a German Bundesliga title with Borussia Dortmund. The German-born Turk has a knack for distributing the ball as well as recovering it. With a powerful left foot and an eye for ball placement, he is also a master at free-kicks. Sahin has wowed the world since the age of 16, when he became the youngest player to play and score in the Bundesliga.


Başarılar Nuri..


P.S: Altı çizili bölüm bizzat beni anlatıyor, Madrid'e imzam an meselesi..

07 Mayıs, 2011

Son Maç

Normal sezonun son maçı. 
Play-off öncesi son perde. 
Olin Edirne öncesi son tango. 
Köprüden önce son çıkış.

Oktay Hoca'ya destek zamanı..


15:00
Galatasaray - Antalya BŞB 
Abdi İpekçi


06 Mayıs, 2011

Yeni Sezona Dair

Bu sezonu bıraktık artık. Ayaklarımız bir yerlere götürüyor bizi, bir şeyler bağırıyoruz, insanlara bakıyoruz, takıma bakıyoruz üzülüyoruz. Elden bir şey gelmez oldu, haykırışlarımız duyulmaz oldu. Ama umudumuzu sakladık hep, yeni sezona taşıyoruz o umutları. Çok bir şey istemiyoruz biz. Savaşan bir takım, onurlu yürekli futbolcular istiyoruz. Ellerinden geleni yapan adamlar görmek istiyoruz sahada. Tribünde sesini esirgemeyen, yönetimde duruşunu koruyan onurlu Galatasaraylılar istiyoruz. Herkes bizim kadar sevsin istiyoruz onu. Sevmek eylem gerektirir biliyoruz, insanlar eylemde bulunsun, sevmekle kalmasın istiyoruz. Kupaya, başarıya olan açlığımız bizi başarı manyağı yapmaz biliyoruz; ama başarıyı en az bizim kadar isteyen sporcular istiyoruz. Her branşta, her statta, her salonda gerçek Galatasaray'ı görmek, gerçek Galatasaray'ı yaşamak istiyoruz. Yine sınavı, dersi asıp ona koşmak istiyoruz. Şu ana kadar onun için ne yaptıysak, yine elimizden gelsin istiyoruz. Biz Galatasaray'ı çok seviyoruz, elimizden geleni her zaman yapıyoruz. 


Onun sevgisiyle yaşıyoruz.

04 Mayıs, 2011

01 Mayıs, 2011

Senin Sevdan


Dönüyor aman dünya başım duman,
Batıyor ama acıtmıyor senin sevdan..